Geçmişten günümüze otoriter rejimlerin demokrasiyi bir maskeden öteye geçemeyen bir araç olarak kullanma eğiliminde olduğuna defalarca tanıklık edilmiştir. Bu tür rejimlerde alınan kararlar, demokratik prosedürlerle üzeri süslenmiş olsa da, temelde mevcut iktidarın meşruiyetini pekiştirmek ve otoriteyi haklı çıkarmak amacıyla birer araç görevi görür.
Özellikle üçüncü sınıf demokrasilerin yoğun biçimde görüldüğü Orta Doğu coğrafyasında, bu yaklaşım hız kesmeden devam etmekte ve bölgenin siyasal yapılarında derin izler bırakmaktadır. Bu tip otoriter rejimlerin en kurumsal yapısı olan meclis ayağı sistemin temel işlevi olarak, iktidarın -seçimle dahi gelse- aldığı veya almayı planladığı kararları "demokrasi" kisvesiyle meşrulaştırmakla görevlidir. Hem rejimin hem de halkın gözünde ülkede kurumsal bir meclisin olması demokrasi sahnesi için yeterli kabul ediliyor.
Kanma ve kandırılma paradoksunu ekranlarda, sosyal medyada keyifle izleyip tadını çıkarırken tarih kitaplarına da bir göz atmak gerekiyor. O dönemin yaşam formlarıyla günümüzün; eğitim, kültür, sanat, iletişim ve teknolojiyle donatılmış formlarını karşılaştırdığımızda aptal olmanın, kandırılmanın pek de kabul edilebilir bir yanı olmadığını günümüzün bazı sahih âlimleri tarafından söylense de bunun ne kadar kabul edilebilir olduğu tartışılır.
Biliyoruz ki yönetme/yönetilme süreçlerinin insanlık tarihi boyunca tanrının mutlak hâkimiyetini yeryüzünde temsil eden diktatörlüğün eski, kutsal, yüce adıyla kral ya da padişah figürleri üzerinden şekillendiğini görmek mümkündür. O dönemlerde mutlak otoritenin onay makamı genellikle meclisler dışında din adamları olmuş ve dini meşruiyetin siyasal düzene entegre edilmesi ile halkın dizginlenmesi sağlanmıştır. Bu çevrelerin iktidarca kontrolü sağlanarak alınan ve uygulanan kararların Tanrı denetiminden geçtiği varsayımıyla meşruiyet kazandırma yoluna gidilmiştir.
Hem doğu hem de batı medeniyetlerinde sıkça örneğine rastladığımız dinlerin araçsallaştırılması az da olsa demokrasiyi içselleştirmiş yargısı bağımsız devletlerde kalkmış olsa da İslam hukukunu esas alan devletlerde devam ediyor olması demokrasiyle arasında bir ikilem yaratmaktadır. Halihazırda geçerliliği devam eden İslam hukuku ile yönetilen veya geçmişte yönetildiği söylenen dönemlere baktığımızda, iktidar sahiplerinin (kral, padişah, prens, emir, şeyh…) kararlarının dinle denetlendiği veya bu kararlara dinî bir çerçeve kazandırıldığı düşünülse de gerçekler genellikle olayın çok daha farklı olduğunu gösteriyor.
İktidar sahiplerinin, kendi güçlerini meşrulaştırmak adına dini referans olarak kullanmaları, hem tarihte hem de günümüzde pek çok örnekte karşımıza çıkmakta ve çıkmaya devam etmektedir. Yakın tarihimize baktığımızda dayatmalar, baskılar, zulümler hatta katliamlara varan referans açıklamalara kimi tarihçilerce devamı olduğumuz kabul edilen Osmanlı Hanedan yapısında da sıkça karşılaşılmıştır. Çoğu padişah kararlarının “Allah'ın emirlerine uygun” olduğu iddiasıyla haklı kılınması, hatta çok ağır ve insanlık dışı uygulamalara dahi bu temelde gerekçe sunulması yaygın bir pratik olarak karşımıza çıkar. Bu durum, en net biçimde Şeyhülislam Ebussuud Efendi’nin fetvalarında görülür. Bu fetvalar, padişahın mutlak yetkilerinin dinî bir dayanak ile desteklenmesinde önemli roller oynamış ve alınan ağır kararların normalleştirilmesine hizmet etmiştir. Ebussuud Efendi de padişahın hükümlerini onaylayan dini gerekçeler üretmiş, böylece devlet mekanizmasının güç kullanımı ve baskıcı politikalarına dini bir meşruiyet zemini hazırlamıştır. Bu tür uygulamalar, tarih boyunca otoritenin elindeki "din" kartını nasıl kullanabildiğini açıkça göstermektedir.
Biliyoruz ki demokrasi mücadelesi; uzun, meşakkatli bir yoldur. Ne yazık ki bu haklar genellikle korkularla bastırılır, çeşitli gerekçelerle örtbas edilir ve adaletin yerini yozlaşmış anlayışlar alır. Bu şekilde birçok mesele, yasaların ötesine geçerek bireylerin vicdanına ve ideolojik eğilimlerine teslim edilir. Sözde çağdaş devletlerin yarı diktatör yönetim anlayışlarının hakim olduğu yapılarda demokrasi kavramına yüklenen misyon; “bizde demokrasinin sınırları bu kadar;isteyen alır istemeyen almaz, bu kadar demokrasi herkese yeter," şeklinde keyfe keder bir tercih olarak yansıtılır.
Toplumsal bilinç toplum mühendisliğiyle kolaylıkla yönlendirilebilir. Bunu Hitler Almanya’sında da, Orta Doğu coğrafyasında da, Güney Amerika’daki rejimlerde de gördük. Teknoloji ve İletişim çağının getirdiği/kazandırdığı bilinç düzeyi her zaman iyiye, doğruya veya adalete dayalı bir yapı göstermez. Halkın Demokrasi atına kimin bindiğiyle alakalı şekillenen bir süreçle yüzleşmesiyle kazanımlar ya elde edilir ya kaybedilir. Burada seçimlerin yapılmasından ziyade nasıl yapıldığıdır. İçi boşaltılmış bir seçim sürecini demokrasiyle bağdaştırmak krala kravat takmakla aynı şeydir.
Şeffaf, doğru ve halkın çıkarı gözetilerek yapılmayan seçim süreçleri Her şeyin seçimlerden ibaret olduğu anlayışı tam anlamıyla demokrasiyle bağdaşan bir tutum değildir. Burada liyakat adını verdiğimiz çoğunlukla uzmanlık, bilgi ve tecrübe gerektiren kaynakların kullanılması seçim ve tercihe bağlı bir kavram değil, aksine bir zorunluluktur. Biliyoruz ki liyakat; bireyin kişisel inanç ya da duygularını mesleki hayatına karıştırmadan, uzmanlığıyla en iyi şekilde katkı sunduğu değerler bütünüdür. Ancak liyakat terk edilip yerine kişisel çıkarlar, fesatlık ve nepotizm(kayırmacılık) gibi unsurlar geçtiğinde, bu durum yozlaşmayı doğurur.
Hak, hukuk ve adaletin kavramsal yani sözlükteki karşılığı bile çoğu zaman demokrasi adı altında çarpıtılarak normalleştirilir. "Devlet aklı" olarak sunulan söylemlerin arkasında yerli ve millilik maskesiyle süslenerek, hukuktan ve demokrasiden uzak yöntemler benimsenmiştir. Bu yöntemlerle yaratılan düzen, tarihin sürekli tekrar etmesine zemin hazırlıyor. Böylece umutlar azalıyor ve geleceğe dair iyi şeylere duyulan inanç kayboluyor. Oysa her şey düşünmekle başlar. Düşünmek; problemleri çözebilme gücü olduğu kadar, yaşamın içindeki pek çok unsuru aynı anda değerlendirme becerisidir.
“Devlet aklı” olarak adlandırdığımız kavram, genellikle ya derin bir stratejik birikime sahip kişiler ya da kendi çıkarları doğrultusunda hareket eden egolu yöneticilerin elinde şekillenir. Çoğu zaman bu kavram, adalet, hukuk ve demokrasi gibi toplum düzeninin temel ilkelerini bir kenara iterek, kendini her şeyin üstünde bir otorite olarak konumlandırma eğilimindedir. Bu bakış açısı, doğası gereği, baskılama, ezme ve farklı sesleri yok saymayı benimseyen bir anlayış taşır. Özellikle şeffaflık, bu zihniyetin en çok korktuğu ve karşıdan gelecek tehdit olarak gördüğü bir ilkedir. Şeffaflığın engellenmesi adına, her türlü korku ve kaygı unsuru diri tutulur; böylece toplumsal dinamikler olumsuz etkilenerek adeta karanlık bir atmosfere mahkûm edilir.
Bu durumun tipik bir yansıması olarak, toplumda ortaya çıkarılan "gizil tehlike" algısı üzerinden bireyler kontrol altında tutulmaya çalışılır. Zamanla mantık dışı yaklaşımlar ve uygulamalar bile sıradanlaşır. Duyarsızlık bir virüs gibi topluma yayılır. Herkes kendi bacağından asılacağı anı bekler. Bunun sonucunda, sorgulama yetilerinden vazgeçip edilgen pozisyona geçen, yani tabiri caizse “maymun rolüne” bürünen bireyler yaratılır. Bu bireyler için hiçbir şeyi hak arayacak şekilde irdelememek, her şeyin "normal" olduğu yanılgısına kapılmak adeta kaçınılmaz bir hal alır.
Bu anlayışın altında, sorun çözmekten ziyade sorunların üzerine örtü çekme veya görmezden gelme eğilimi bulunmaktadır. Daha tehlikeli olan ise, çözüm adı altında geliştirilen ve tamamen demokrasi dışı yöntemlere dayanan sözde "çıkış yolları"dır. Oysaki gerçek anlamda demokrasi, yalnızca belli kararları uygulamaktan ibaret değildir; aynı zamanda geçmişten bugüne gelmiş her türlü toplumsal meseleyle cesurca yüzleşmeyi içerir. Demokrasi, farklı boyutlarda –sosyolojik, ekonomik ve ekolojik– derinlemesine bir hesaplaşma gerektirir ve bu yüzleşme sadece prensipler doğrultusunda değil, aynı zamanda uzun vadeli vizyonlarla değerlendirilmelidir.
Ancak burada asıl mesele karşımıza çıkıyor: Ne zaman bu gerçeklerle yüzleşmeye başlayacağız ve bu yüzleşmeyi hukuki bir zemine taşıyabileceğiz? Bunun gerçekleşmesi tek başına yeterli de değildir çünkü esas zorluk bundan sonra başlar. Yüzleşmeyle birlikte alınması gereken demokratik adımlar ve kararlar devreye girdiğinde, işler daha karmaşık hale gelir. Hak, hukuk ve adalet kavramlarının hangi değerler üzerinden şekilleneceği ve nasıl bir denge yakalanacağı yanıtlanması zor olan büyük sorulardır. Hangi adalet, kime göre neye göre adalet? Evrensel mi, yerli ve milli adalet mi?
Bu denklemi çözmek için gerek toplum gerekse yöneticiler, adaletin, hukukun ve hakkaniyetin esaslarını ince bir kuyumcu terazisi hassasiyetiyle tartmalıdır. Her ne kadar bu kavramlar demokratik yönetimlerin temel taşları şeklinde görülse de, kendilerini devletin, ülkenin veya halkın üstünde düşünen belirli kesimler tarafından kötüye kullanılma riski taşır. Bu kesimler, hukuk devleti kisvesi altında kaynakların belirli çıkar grupları arasında paylaştırılmasını devam ettirerek sistemi yozlaştırmayı sürdürmektedir. Özetle, demokratik düzenin güçlenmesi için yalnızca ilkeleri değil, aynı zamanda bu ilkelerin adaletli bir şekilde hayata geçirileceği mekanizmaları tartışmak ve geliştirmek zorundayız.
Sözde demokratik rejimlerle yönetilen ülkelerde bireylerin aynı pencereden bakmaları ve olayları benzer şekilde yorumlamaları adeta teşvik edilir. Bu doğrultuda, eğitim sistemleri de toplumsal algıyı belirli bir kalıba sokmak amacıyla özel bir düzenlemeye tabi tutulur. Ancak, özgürlük kavramının gerçek anlamda derinlemesine incelendiğinde, bunun özünde olaylara ve durumlara farklı bakış açılarından yaklaşabilme becerisi olduğu görülecektir. İnsan, ne kadar geniş bir perspektiften değerlendirme yapabiliyorsa, o ölçüde özgür bir zihin yapısına sahiptir.
Bu bağlamda, doğa kendisini adeta benzersiz bir öğretmen olarak sunar. Çünkü doğada her şey bir sebep-sonuç ilişkisine dayanır ve insanoğlu da bu ilişkilerin temel prensiplerini ilk olarak doğa üzerinden öğrenir. Bunun ardından, hayat yolculuğumuzda ebeveynlerimizin tecrübeleri devreye girer, onların rehberliğiyle bilinmezlerle dolu dünyayı anlamaya çalışmaya başlarız. Zaman ilerledikçe, zihnimizde "Nasıl?" ve "Neden?" soruları yankılanır; bu sorular sağlıklı bireyleri yeni arayışlara, yeni keşiflere yönlendirir. Biz ne kadar sağlıklı düşünüyoruz?
Kendimize yöneldiğimizde ne kadar aciz bir varlık olduğumuz yüzümüze çarpar. Kendi varoluşumuzun anlamını sorguladığımız ince sınırdayızdır; var olma bilinci ile yok sayılma korkusu arasında sıkışıp kalmayı deneyimleriz. Bu karmaşık denge noktasında, özgürlüğün ve bireyselliğin gerçek anlamını çözmek için sürekli bir içsel mücadele veririz. Ya içimizdeki iyilik ya da kötülük kazanacaktır. İnsanın hayat serüveni işte bu çizgide başlar ve bu çizgide şekillenmeye devam edeceğe benziyor.
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Ölü Zaman (Yaşamaya Dair) - Mesut Akça
10.03.2025 13:54
Zaman algısı içinde bulunduğumuz geçmiş, an ve gelecek üçleminde yaşamımızı dizayn etmeye çalıştığımız bir metafor olarak karşımıza çıkıyor. Nihai hedefimiz olan “hakkını vererek yaşama” isteği değer verdiğimiz zamanın büyük bölümünü öldürmekle mümkün oluyor. Değerli vakit dediğimiz hemen herkesin y
Anne, bebeğini ilk kez kucağına aldığında, onun o saf ve huzur dolu kokusunu derin bir nefesle içine çeker. Hissettiği yoğun duygular, dudaklarından dökülen sözcüklerle can bulur: “Zarokê min ê delal, ez ê bibim qurbana yê ku bide te…” (Güzel yavrum, seni verene kurban olurum…) Sevgi ve şefkat, adet
Yaşlı reisin; biri siyah biri beyaz iki köpeği vardı ve sürekli kavga halindeydiler. Torunu yanına yaklaştı. “Niye kavga ediyorlar?” diye sordu. Dedesi : “Onlar benim için iki simgedir evlat. Birisi iyiliğin, diğeri kötülüğün simgesi. İç dünyamızda şu gördüğün köpekler gibi iyilik ve kötülük sürekli
Geçmişten günümüze otoriter rejimlerin demokrasiyi bir maskeden öteye geçemeyen bir araç olarak kullanma eğiliminde olduğuna defalarca tanıklık edilmiştir. Bu tür rejimlerde alınan kararlar, demokratik prosedürlerle üzeri süslenmiş olsa da, temelde mevcut iktidarın meşruiyetini pekiştirmek ve otorit
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
BursaMuhalif.com
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Mesut Akça
Demokratik dikta
Geçmişten günümüze otoriter rejimlerin demokrasiyi bir maskeden öteye geçemeyen bir araç olarak kullanma eğiliminde olduğuna defalarca tanıklık edilmiştir. Bu tür rejimlerde alınan kararlar, demokratik prosedürlerle üzeri süslenmiş olsa da, temelde mevcut iktidarın meşruiyetini pekiştirmek ve otoriteyi haklı çıkarmak amacıyla birer araç görevi görür.
Özellikle üçüncü sınıf demokrasilerin yoğun biçimde görüldüğü Orta Doğu coğrafyasında, bu yaklaşım hız kesmeden devam etmekte ve bölgenin siyasal yapılarında derin izler bırakmaktadır. Bu tip otoriter rejimlerin en kurumsal yapısı olan meclis ayağı sistemin temel işlevi olarak, iktidarın -seçimle dahi gelse- aldığı veya almayı planladığı kararları "demokrasi" kisvesiyle meşrulaştırmakla görevlidir. Hem rejimin hem de halkın gözünde ülkede kurumsal bir meclisin olması demokrasi sahnesi için yeterli kabul ediliyor.
Kanma ve kandırılma paradoksunu ekranlarda, sosyal medyada keyifle izleyip tadını çıkarırken tarih kitaplarına da bir göz atmak gerekiyor. O dönemin yaşam formlarıyla günümüzün; eğitim, kültür, sanat, iletişim ve teknolojiyle donatılmış formlarını karşılaştırdığımızda aptal olmanın, kandırılmanın pek de kabul edilebilir bir yanı olmadığını günümüzün bazı sahih âlimleri tarafından söylense de bunun ne kadar kabul edilebilir olduğu tartışılır.
Biliyoruz ki yönetme/yönetilme süreçlerinin insanlık tarihi boyunca tanrının mutlak hâkimiyetini yeryüzünde temsil eden diktatörlüğün eski, kutsal, yüce adıyla kral ya da padişah figürleri üzerinden şekillendiğini görmek mümkündür. O dönemlerde mutlak otoritenin onay makamı genellikle meclisler dışında din adamları olmuş ve dini meşruiyetin siyasal düzene entegre edilmesi ile halkın dizginlenmesi sağlanmıştır. Bu çevrelerin iktidarca kontrolü sağlanarak alınan ve uygulanan kararların Tanrı denetiminden geçtiği varsayımıyla meşruiyet kazandırma yoluna gidilmiştir.
Hem doğu hem de batı medeniyetlerinde sıkça örneğine rastladığımız dinlerin araçsallaştırılması az da olsa demokrasiyi içselleştirmiş yargısı bağımsız devletlerde kalkmış olsa da İslam hukukunu esas alan devletlerde devam ediyor olması demokrasiyle arasında bir ikilem yaratmaktadır. Halihazırda geçerliliği devam eden İslam hukuku ile yönetilen veya geçmişte yönetildiği söylenen dönemlere baktığımızda, iktidar sahiplerinin (kral, padişah, prens, emir, şeyh…) kararlarının dinle denetlendiği veya bu kararlara dinî bir çerçeve kazandırıldığı düşünülse de gerçekler genellikle olayın çok daha farklı olduğunu gösteriyor.
İktidar sahiplerinin, kendi güçlerini meşrulaştırmak adına dini referans olarak kullanmaları, hem tarihte hem de günümüzde pek çok örnekte karşımıza çıkmakta ve çıkmaya devam etmektedir. Yakın tarihimize baktığımızda dayatmalar, baskılar, zulümler hatta katliamlara varan referans açıklamalara kimi tarihçilerce devamı olduğumuz kabul edilen Osmanlı Hanedan yapısında da sıkça karşılaşılmıştır. Çoğu padişah kararlarının “Allah'ın emirlerine uygun” olduğu iddiasıyla haklı kılınması, hatta çok ağır ve insanlık dışı uygulamalara dahi bu temelde gerekçe sunulması yaygın bir pratik olarak karşımıza çıkar. Bu durum, en net biçimde Şeyhülislam Ebussuud Efendi’nin fetvalarında görülür. Bu fetvalar, padişahın mutlak yetkilerinin dinî bir dayanak ile desteklenmesinde önemli roller oynamış ve alınan ağır kararların normalleştirilmesine hizmet etmiştir. Ebussuud Efendi de padişahın hükümlerini onaylayan dini gerekçeler üretmiş, böylece devlet mekanizmasının güç kullanımı ve baskıcı politikalarına dini bir meşruiyet zemini hazırlamıştır. Bu tür uygulamalar, tarih boyunca otoritenin elindeki "din" kartını nasıl kullanabildiğini açıkça göstermektedir.
Biliyoruz ki demokrasi mücadelesi; uzun, meşakkatli bir yoldur. Ne yazık ki bu haklar genellikle korkularla bastırılır, çeşitli gerekçelerle örtbas edilir ve adaletin yerini yozlaşmış anlayışlar alır. Bu şekilde birçok mesele, yasaların ötesine geçerek bireylerin vicdanına ve ideolojik eğilimlerine teslim edilir. Sözde çağdaş devletlerin yarı diktatör yönetim anlayışlarının hakim olduğu yapılarda demokrasi kavramına yüklenen misyon; “bizde demokrasinin sınırları bu kadar; isteyen alır istemeyen almaz, bu kadar demokrasi herkese yeter," şeklinde keyfe keder bir tercih olarak yansıtılır.
Toplumsal bilinç toplum mühendisliğiyle kolaylıkla yönlendirilebilir. Bunu Hitler Almanya’sında da, Orta Doğu coğrafyasında da, Güney Amerika’daki rejimlerde de gördük. Teknoloji ve İletişim çağının getirdiği/kazandırdığı bilinç düzeyi her zaman iyiye, doğruya veya adalete dayalı bir yapı göstermez. Halkın Demokrasi atına kimin bindiğiyle alakalı şekillenen bir süreçle yüzleşmesiyle kazanımlar ya elde edilir ya kaybedilir. Burada seçimlerin yapılmasından ziyade nasıl yapıldığıdır. İçi boşaltılmış bir seçim sürecini demokrasiyle bağdaştırmak krala kravat takmakla aynı şeydir.
Şeffaf, doğru ve halkın çıkarı gözetilerek yapılmayan seçim süreçleri Her şeyin seçimlerden ibaret olduğu anlayışı tam anlamıyla demokrasiyle bağdaşan bir tutum değildir. Burada liyakat adını verdiğimiz çoğunlukla uzmanlık, bilgi ve tecrübe gerektiren kaynakların kullanılması seçim ve tercihe bağlı bir kavram değil, aksine bir zorunluluktur. Biliyoruz ki liyakat; bireyin kişisel inanç ya da duygularını mesleki hayatına karıştırmadan, uzmanlığıyla en iyi şekilde katkı sunduğu değerler bütünüdür. Ancak liyakat terk edilip yerine kişisel çıkarlar, fesatlık ve nepotizm(kayırmacılık) gibi unsurlar geçtiğinde, bu durum yozlaşmayı doğurur.
Hak, hukuk ve adaletin kavramsal yani sözlükteki karşılığı bile çoğu zaman demokrasi adı altında çarpıtılarak normalleştirilir. "Devlet aklı" olarak sunulan söylemlerin arkasında yerli ve millilik maskesiyle süslenerek, hukuktan ve demokrasiden uzak yöntemler benimsenmiştir. Bu yöntemlerle yaratılan düzen, tarihin sürekli tekrar etmesine zemin hazırlıyor. Böylece umutlar azalıyor ve geleceğe dair iyi şeylere duyulan inanç kayboluyor. Oysa her şey düşünmekle başlar. Düşünmek; problemleri çözebilme gücü olduğu kadar, yaşamın içindeki pek çok unsuru aynı anda değerlendirme becerisidir.
“Devlet aklı” olarak adlandırdığımız kavram, genellikle ya derin bir stratejik birikime sahip kişiler ya da kendi çıkarları doğrultusunda hareket eden egolu yöneticilerin elinde şekillenir. Çoğu zaman bu kavram, adalet, hukuk ve demokrasi gibi toplum düzeninin temel ilkelerini bir kenara iterek, kendini her şeyin üstünde bir otorite olarak konumlandırma eğilimindedir. Bu bakış açısı, doğası gereği, baskılama, ezme ve farklı sesleri yok saymayı benimseyen bir anlayış taşır. Özellikle şeffaflık, bu zihniyetin en çok korktuğu ve karşıdan gelecek tehdit olarak gördüğü bir ilkedir. Şeffaflığın engellenmesi adına, her türlü korku ve kaygı unsuru diri tutulur; böylece toplumsal dinamikler olumsuz etkilenerek adeta karanlık bir atmosfere mahkûm edilir.
Bu durumun tipik bir yansıması olarak, toplumda ortaya çıkarılan "gizil tehlike" algısı üzerinden bireyler kontrol altında tutulmaya çalışılır. Zamanla mantık dışı yaklaşımlar ve uygulamalar bile sıradanlaşır. Duyarsızlık bir virüs gibi topluma yayılır. Herkes kendi bacağından asılacağı anı bekler. Bunun sonucunda, sorgulama yetilerinden vazgeçip edilgen pozisyona geçen, yani tabiri caizse “maymun rolüne” bürünen bireyler yaratılır. Bu bireyler için hiçbir şeyi hak arayacak şekilde irdelememek, her şeyin "normal" olduğu yanılgısına kapılmak adeta kaçınılmaz bir hal alır.
Bu anlayışın altında, sorun çözmekten ziyade sorunların üzerine örtü çekme veya görmezden gelme eğilimi bulunmaktadır. Daha tehlikeli olan ise, çözüm adı altında geliştirilen ve tamamen demokrasi dışı yöntemlere dayanan sözde "çıkış yolları"dır. Oysaki gerçek anlamda demokrasi, yalnızca belli kararları uygulamaktan ibaret değildir; aynı zamanda geçmişten bugüne gelmiş her türlü toplumsal meseleyle cesurca yüzleşmeyi içerir. Demokrasi, farklı boyutlarda –sosyolojik, ekonomik ve ekolojik– derinlemesine bir hesaplaşma gerektirir ve bu yüzleşme sadece prensipler doğrultusunda değil, aynı zamanda uzun vadeli vizyonlarla değerlendirilmelidir.
Ancak burada asıl mesele karşımıza çıkıyor: Ne zaman bu gerçeklerle yüzleşmeye başlayacağız ve bu yüzleşmeyi hukuki bir zemine taşıyabileceğiz? Bunun gerçekleşmesi tek başına yeterli de değildir çünkü esas zorluk bundan sonra başlar. Yüzleşmeyle birlikte alınması gereken demokratik adımlar ve kararlar devreye girdiğinde, işler daha karmaşık hale gelir. Hak, hukuk ve adalet kavramlarının hangi değerler üzerinden şekilleneceği ve nasıl bir denge yakalanacağı yanıtlanması zor olan büyük sorulardır. Hangi adalet, kime göre neye göre adalet? Evrensel mi, yerli ve milli adalet mi?
Bu denklemi çözmek için gerek toplum gerekse yöneticiler, adaletin, hukukun ve hakkaniyetin esaslarını ince bir kuyumcu terazisi hassasiyetiyle tartmalıdır. Her ne kadar bu kavramlar demokratik yönetimlerin temel taşları şeklinde görülse de, kendilerini devletin, ülkenin veya halkın üstünde düşünen belirli kesimler tarafından kötüye kullanılma riski taşır. Bu kesimler, hukuk devleti kisvesi altında kaynakların belirli çıkar grupları arasında paylaştırılmasını devam ettirerek sistemi yozlaştırmayı sürdürmektedir. Özetle, demokratik düzenin güçlenmesi için yalnızca ilkeleri değil, aynı zamanda bu ilkelerin adaletli bir şekilde hayata geçirileceği mekanizmaları tartışmak ve geliştirmek zorundayız.
Sözde demokratik rejimlerle yönetilen ülkelerde bireylerin aynı pencereden bakmaları ve olayları benzer şekilde yorumlamaları adeta teşvik edilir. Bu doğrultuda, eğitim sistemleri de toplumsal algıyı belirli bir kalıba sokmak amacıyla özel bir düzenlemeye tabi tutulur. Ancak, özgürlük kavramının gerçek anlamda derinlemesine incelendiğinde, bunun özünde olaylara ve durumlara farklı bakış açılarından yaklaşabilme becerisi olduğu görülecektir. İnsan, ne kadar geniş bir perspektiften değerlendirme yapabiliyorsa, o ölçüde özgür bir zihin yapısına sahiptir.
Bu bağlamda, doğa kendisini adeta benzersiz bir öğretmen olarak sunar. Çünkü doğada her şey bir sebep-sonuç ilişkisine dayanır ve insanoğlu da bu ilişkilerin temel prensiplerini ilk olarak doğa üzerinden öğrenir. Bunun ardından, hayat yolculuğumuzda ebeveynlerimizin tecrübeleri devreye girer, onların rehberliğiyle bilinmezlerle dolu dünyayı anlamaya çalışmaya başlarız. Zaman ilerledikçe, zihnimizde "Nasıl?" ve "Neden?" soruları yankılanır; bu sorular sağlıklı bireyleri yeni arayışlara, yeni keşiflere yönlendirir. Biz ne kadar sağlıklı düşünüyoruz?
Kendimize yöneldiğimizde ne kadar aciz bir varlık olduğumuz yüzümüze çarpar. Kendi varoluşumuzun anlamını sorguladığımız ince sınırdayızdır; var olma bilinci ile yok sayılma korkusu arasında sıkışıp kalmayı deneyimleriz. Bu karmaşık denge noktasında, özgürlüğün ve bireyselliğin gerçek anlamını çözmek için sürekli bir içsel mücadele veririz. Ya içimizdeki iyilik ya da kötülük kazanacaktır. İnsanın hayat serüveni işte bu çizgide başlar ve bu çizgide şekillenmeye devam edeceğe benziyor.
Ölü Zaman (Yaşamaya Dair) - Mesut Akça
10.03.2025 13:54Zaman algısı içinde bulunduğumuz geçmiş, an ve gelecek üçleminde yaşamımızı dizayn etmeye çalıştığımız bir metafor olarak karşımıza çıkıyor. Nihai hedefimiz olan “hakkını vererek yaşama” isteği değer verdiğimiz zamanın büyük bölümünü öldürmekle mümkün oluyor. Değerli vakit dediğimiz hemen herkesin y
Kürtçem benim ses bayrağım - Mesut Akça
16.03.2025 14:00Anne, bebeğini ilk kez kucağına aldığında, onun o saf ve huzur dolu kokusunu derin bir nefesle içine çeker. Hissettiği yoğun duygular, dudaklarından dökülen sözcüklerle can bulur: “Zarokê min ê delal, ez ê bibim qurbana yê ku bide te…” (Güzel yavrum, seni verene kurban olurum…) Sevgi ve şefkat, adet
Zübük demokrasi - Mesut Akça
23.03.2025 18:47Yaşlı reisin; biri siyah biri beyaz iki köpeği vardı ve sürekli kavga halindeydiler. Torunu yanına yaklaştı. “Niye kavga ediyorlar?” diye sordu. Dedesi : “Onlar benim için iki simgedir evlat. Birisi iyiliğin, diğeri kötülüğün simgesi. İç dünyamızda şu gördüğün köpekler gibi iyilik ve kötülük sürekli
Demokratik dikta
31.03.2025 16:43Geçmişten günümüze otoriter rejimlerin demokrasiyi bir maskeden öteye geçemeyen bir araç olarak kullanma eğiliminde olduğuna defalarca tanıklık edilmiştir. Bu tür rejimlerde alınan kararlar, demokratik prosedürlerle üzeri süslenmiş olsa da, temelde mevcut iktidarın meşruiyetini pekiştirmek ve otorit